29 Nisan 2013 Pazartesi
tanrının tozu
Üzerinde "iyiye, daima daha iyiye" yazan altın rozetini takmış, lacivert takım elbisesinin içinde dikilen ve durmadan terleyen ceseti sürükleyerek o güneşli günde sokakları arşınladı. Kozalaklardan oluşan bir kolye takmıştı, şık bir aksesuar. Ceketinin bir cebinde revolver diğer cebinde hurma vardı, kutsal toprakların kutsal tozuna bulanmış. Sokaklar pisti, hava sıcaktı, kaos yakındı. Bütün sınırların aşıldığı bu metropolde maalesef kaos, son demek değildi. En çok buna üzüldü, başka türlü kaoslara açılan bir kapıdan başka birşey değil. Bir takım karanlık fikirlerin bayrağı dalgalanıyordu. Bunları allayıp pullayıp (değil), olduğu gibi(değil), beğenerek(değil), utanarak(değil) dışarıya aktarma yeteneğine az buçuk sahipti. Diğer her konudaki yetersizliğini örtmek için kullanmaktan çekinmediği bir kara çarşaf. İnsanların kendilerini anlamlandırıp konumlandırabilecekleri, içinde rahatça yüzebilecekleri, kendilerine "ait" bir çevre oluşturması doğaldı, o neden oluşturamadı bunu? İnsanın kendi evi gibi yok, kendi hapishanesi gibi bile olamaz hiçbir yer fakat bir ömür kiracı olmak? Bu zemin belki kendiliğinden oluşur, çaba göstermeden ama onun çevresi neden uçsuz bucaksız bir çöldü her zaman? Kaldırıma oturdu, şık takımın kıçı kirlendi, önünden insanlar aktı. Hepsi birbirini andırıyordu ve kendilerine son derece özen göstermiş gibiydiler. Havalıydılar ve muhtemelen müzikle, sanatla, envai çeşit "boş zaman bol para" jetonuyla çalışan atarilerle oynuyorlardı. Muhtemel ki hepsinin bir çevresi vardı, iyi ve kötünün ötesinde. Onların arasına girebilmek için kırk takla atmaktan acizdi. Gençlik yıllarındaki "ben yalnızlığımı seviyorum" lafı korkunç bir hayalet olarak geri dönmüştü. İnsanlar önünden aktı. Saç, sakal, kıyafet, hareketler, kulağa çalınan kelimeler ve diğer çeşitli iplerin oluşturduğu, toplamda renksiz bu yumak yuvarlanmaya devam etti, o seyretmeye devam etti. Herşey ne zaman değişmeye başlayacak? Sıradan ama bıçkın insanların nasıl olup da bu kadar çok tükürük biriktirdiklerine şaştı. hağğğrkk tuhhğğğ. Yere yapışan tükürüğün kıvamı evreni ne kadar ilgilendirir? Boşa geçmiş gençlik yıllarının bulamacı ağzının tadını bozmaya çoktan başlamıştı. Ağzına bir hurma attı, yanaklarını şişirip çekirdeğini olabildiğince uzağa fırlattı. Ama düşünmeden edemiyordu, herşey bitip tükendiğinde külleri kim savuracak? Tekrar yıkılmak için de olsa doğrulmaya çalıştığı yılların sonunda kalacak enkaza kim merhamet gösterecek? Cebindeki silahın zoruyla tahliyeyi başlattı.
28 Nisan 2013 Pazar
gece bana bir iyilik yapsana
21 Nisan 2013 Pazar
ilerleyin gece itleri ilerleyin
acıdan kaçma ve oyalanma sanatı acıdan kaç ve oyalan oyalan ve yumuşa gıdıklama ve gıdıklanma pirelerimizi ayıklayalım tasasız bakışlar dil dışarıda gülmek ki ne gülmek "aramızda yabancı yok" ortamlarının yabancısı olmamak batık gemide ölü balık huzurlu lütfen rahatsız etmeyin içerde yatan var eski bir filozof diyor akıllı adamın ilk adımı her şeyle zıtlaşmaksa son adımı her şeyle uzlaşmak öyle ya uzlaşmak ve bıkkınlığı savmak gerek "günahsız olan ilk taşı atsın" değil "günahsız olana ilk taşı siz atın"
yanından hızla akan arabalar onların yanıbaşında ve onlara ters yönde daracık kaldırımda yürüyorsun arabaların rüzgarı uçurdu uçuracak seni gözlerine toz çerçöp giriyor ne çok araba ne dar kaldırım sövüyorsun gene de gözlerini açıp dikkatle yürümek zorundasın ya da kendini arabaların önüne atabilirsin bu da bir seçenek ve diğer türlü çekeceğin zahmete yeğleyebilirsin ilerlemeye övgüler dizilemez ne de öbürüne ilerlemeye inanmıyorsun ama tüm bu hengamede oyalanacak şeyler bulmalı acı verecek şeyi görünce yol değiştirmeli şaşılası acaip kirli gene de oyalanmalı çok çeşitli rengarenk oyuncaklar var domuz eli değmeden paketlenmiş hiç yalan yok hile yok bize yalan söylemiyorlar unut ve oyalan türlü tuhaf kıyafetler var al giy tak yakıştır yeter ki oyalan ama tatlım bu çöp poşetleri son moda bu kelepçeler bileklerini acıtmayacak bak gör arabalar bizi kurtaracak kaldırım ölçümüz medeniyet ölçümüz gururlan ve oyalan oyalan oyalan allahın belası oyalan
per aspera
ad astra
yanından hızla akan arabalar onların yanıbaşında ve onlara ters yönde daracık kaldırımda yürüyorsun arabaların rüzgarı uçurdu uçuracak seni gözlerine toz çerçöp giriyor ne çok araba ne dar kaldırım sövüyorsun gene de gözlerini açıp dikkatle yürümek zorundasın ya da kendini arabaların önüne atabilirsin bu da bir seçenek ve diğer türlü çekeceğin zahmete yeğleyebilirsin ilerlemeye övgüler dizilemez ne de öbürüne ilerlemeye inanmıyorsun ama tüm bu hengamede oyalanacak şeyler bulmalı acı verecek şeyi görünce yol değiştirmeli şaşılası acaip kirli gene de oyalanmalı çok çeşitli rengarenk oyuncaklar var domuz eli değmeden paketlenmiş hiç yalan yok hile yok bize yalan söylemiyorlar unut ve oyalan türlü tuhaf kıyafetler var al giy tak yakıştır yeter ki oyalan ama tatlım bu çöp poşetleri son moda bu kelepçeler bileklerini acıtmayacak bak gör arabalar bizi kurtaracak kaldırım ölçümüz medeniyet ölçümüz gururlan ve oyalan oyalan oyalan allahın belası oyalan
per aspera
ad astra
16 Nisan 2013 Salı
15 Nisan 2013 Pazartesi
hezeyan ve galeyan
Beraberdik onu seviyordum mutluydum. Beraberdik beni sevmiyordu mutluydum. İşsiz güçsüz dolaşan, resim sergilerine meraklı biriydim. En verimli çağında intihar etmiş şair ceketi gibi kokuyordum. O ise bu tür laflardan da şairlerden de nefret ederdi. Sanat en büyük suçtu, zaman öldürmenin en kötü biçimi. Konuşmak için ağzımı açtığımda ağzımın aldığı şekil mi daha berbat içinden çıkacak cümleler mi karar veremiyordu. O aklını kullanıp para kazanmaya tapardı, aklının almadığı tanrıya değil. Boş gezen serserilerin zekalarından şüphe ederdi, zekalarından şüphe ettiği insanlardan nefret ederdi, yok edilmelerini dilerdi. Beni hor görüyordu. Mezarlıktan topladığım sevimli kozalakları öfkeyle kavrayıp ateşe atan uzun, kemikli parmaklarını seviyordum. Ona her dokunduğumda vücudunun buz kestiğini anlayana kadar cildini kağıttan sanıyordum. Zalimce ve küçümseyici surat ifadesine tapıyordum. Eline tam oturan esaslı bir balta bulsaydı kafama indirmekten memnun kalırdı ama yaşadığımız toplumda birisinin kafasına balta indirmek son derece kaba bir hareketti ve o, o kadar da kaba değildi. Öte yandan birisini yoksulluğa mahkum etmek gayet övgüye değerdi. Bunu hep yapardı, işinden daha çok sevdiği bir şey yoktu, benimse ondan daha çok sevdiğim bir şey yoktu. Her daim akıllıca laflar sıraladığı o arkadaş toplantılarında onu hep perdenin arkasına saklanarak dinlerdim. Ondan başka kimseyi duymazdı kulaklarım. Ona gittikçe daha da hayran olurken onun tiksintisi güçlü ve sabitti. Karşılıksız bir aşk değildi bu, beni çıldırtacak şey benimle ilgilenmemesi olurdu. Gırtlağına sarılırdım gibime geliyor ama hayır, yapamazdım. Hiçbir kötü düşünce zihnime çöreklenip yeterince olgunlaşıp dışarıya bir suç olarak çıkamazdı ki. Beni yoran tek şeydi bu; suçgeçirmezliğim. Ona karşı hissettiğim sevgi her zerreme işlemişti. Çok utangaç çocukların büyüyünce kafayı kıracakları kadar kesindi ki o beni asla sevmeyecekti. O gün hardal kokulu bir sabaha uyandık. Savaş gazları sinir bozucudur, kahve kokusunu yeğlerdim ve daha gençtim. Cildimiz kavrulmaya başlarken, son anlarımız olduğunu bildiği halde gözlerime bakmadı, koşup televizyonu açtı. Bir adam bağırıyordu; "bize ekmek değil general verin!"
14 Nisan 2013 Pazar
çağların tanrıçası
When all is said and done
I think I'll be one
I've got a bucket of blood in my hand
And I just don't care
I wear my thorns for you
They cut all the way through
This is how I do it
It takes a lot to it, for you
sölstafir
I think I'll be one
I've got a bucket of blood in my hand
And I just don't care
I wear my thorns for you
They cut all the way through
This is how I do it
It takes a lot to it, for you
sölstafir
bileklerimde güneşin yakıcılığı
ahmaklık bencillik ve sağlık mutlu olmak için gereken temel bileşenler ahmaklık olmadığı zaman diğerleri pek de işe yaramıyor çevresi otlarla kaplanmış eski zaman mezarının üzerinde bağdaş kurup sırtını ufalanmış mezar taşına yaslayıp kuşları izlerken gözü şehrin gürültüsüne takılırken gözü görmüyor uzakta bu şehirde ezanlar duyuluyor egzozlar duman pompalarken cırcırcırcırcırcırcırların kaybolduğu çağda neye yarar ki kendi ruhani deneyiminde kaybolmuş kendine kendine kendine kendine kendinde değil herşey daha iyi olabilirdi "iyi" ne ki "daha iyi" ne huzurun kırıntısını bulup ağzında geveleyebilmek için yerleri yalayan bir deri bir kemik deli köpek "karıncalar gazete okuyamazlar" demişti ahmak çocuk o küçücük bir çocuk ve annesinden ayrılamaz mutlu olmasın diye daha anne karnındayken cümle dünya işbirliği yaptı ve ilk nefesini aldığında saatli bomba misali bir gün patlayacak o beden neden cevap yoktu zaten soru da yoktu beyin yumuşamasından ölmek de bir sondu güneşte parlayan altın kulelerden atlamak da eve çok var buradan çıkmalı ve kaybolmalı ne olmalı ne olmalı en olmadık olan olmalı
13 Nisan 2013 Cumartesi
12 Nisan 2013 Cuma
ne alfa ne de omega, aradaki tüm harfler
Asrımız: cevaplanmamış sorularla mutlu mesut yaşama sanatı. Asrın mottosu, herkesin yegane önerisi, "takma kafana"
11 Nisan 2013 Perşembe
flaubert'in papağanı - julian barnes
Bundan sonra, bir takım nedenlerden dünyanın uzak bir köşesinde bir başlarına kalmış bir grup kimsenin insanın "doğal durumuna" dönüp, süssüz, yoksul, çıplak, iki bacaklı yaratıklar oldukları romanlar yazılmayacaktır. Yalnız, bu türün son bir örneği, ya da başka bir deyişle, şişenin ağzını kapatacak bir tıpa olarak bir öykü yazılmasına izin verilebilir. Size bunu hemen yazayım. Bir grup yolcu, gemileri batıp ya da uçakları düşüp, bir yerlerde -herhalde bir adada olacak- kalırlar. İçlerinden biri, iri, güçlü, tatsız bir adam, bir tüfeğe sahiptir. Bu, öbürlerini kendi kazdıkları bir çukurda yaşamaya zorlar. Arada bir tutsaklarından birini çukurdan çıkarır, vurup öldürür ve yer. Bu lezzetli bir besindir ve adam zamanla şişmanlar. Son tutsağını da öldürüp yedikten sonra, artık yiyecek bir şey bulamamaktan endişelenmeye başlar, ama neyse ki bu noktada bir deniz uçağı gelip onu kurtarır. Adam herkese adaya yalnız kendisinin sağ olarak çıktığını ve böğürtlen, yaprak ve kök gibi şeyler yiyerek hayatta kalmayı becerdiğini söyler. Bütün dünya onun bu kadar sağlıklı bir durumda olmasına hayret eder ve resminin basılı olduğu bir poster, vejetaryen yiyecekleri satan bütün dükkan vitrinlerine asılır. Kimse hiçbir zaman gerçeği öğrenemez. Böyle şeyler yazmanın ne kadar kolay ve zevkli olduğunu görüyorsunuz değil mi? Bu türü bundan yasaklıyorum işte.
9 Nisan 2013 Salı
nabız/sürreal/nabız
Ölülerle dost olmanın en güzel yanı şu; onlara karşı hissettikleriniz asla değişmez. Ölü kaldıkları sürece tozlu mezarlarının başında avarelik etmek... Doktor Fuat ve Gelgit Reis'i böyle tanıdı o. İkisi de en iyi dostları ve ikisini de hiç görmedi, daha o doğmadan ölmüşlerdi. Birini eski bir mezar taşı sayesinde, diğerini çürümüş bir tekne sayesinde tanıdı. Onlarla iyi anlaştı, onlara gülümsedi. Sahte dostlukların mide kaldıran tortusunu kazıyıp onlarla aynı masaya oturdu. Onları hiç görmedi gene de onları çok iyi tanıyor. Onların yanına gidince biliyor ki, onlar da kendisini hemen tanıyacak.
8 Nisan 2013 Pazartesi
7 Nisan 2013 Pazar
tanrım onları affet ne yaptıklarını bilmiyorlar
o alnının ortasından vurulası adam çünkü o sakallı yüze kan yakışır o hiçbir yere yakışmıyor hiçbir yere sığmıyor aynada gördüğü şeyle kavgalı siz saçını nasıl taraması gerektiğini bilenler bunu nasıl bildiniz doğru şeye nasıl karar verdiniz size kimden vahiy iniyor hangi tanrıya dua ediyorsunuz siz mutlu olanlar doğru şeyi yapmayı nerden bildiniz neyin doğru olduğunu nerden bildiniz dualarınızı kim kabul etti onun duaları neden gökyüzüne yükselemeden yere çakılmaya mahkum siz düz karınlılar beyaz dişliler bütün oradaki sempatikler güzeller yakışıklılar bütün bu "ıskalamama" genini kim verdi size nasıl oluyor da o ve onun gibiler ıskalamaktan yorulurken siz tereddütsüz ve hızlı adımlar atıyorsunuz siz sıkılmayanlar ama boş durmaktan sıkılanlar sıkıntıya karşı silahlananlar sivilcelerini patlatmayanlar yaralarıyla oynamayanlar bütün oradaki sizler eğlenmeyi bilenler birbiriyle kolayca dost olanlar nasıl herşeyi bu kadar düzgün ayarladınız işleriniz nasıl bu kadar tıkırında nasıl bu kadar kolay bir düzen kurdunuz hayatınızda ne yapmanız gerektiği size gizlice mi söylendi onun neyi ıskaladığı sizin sakladığınız büyük bir sır mı nasıl oluyor bu işler o boşlukta sallanırken sebepsiz dalıp giderken beyninin sol tarafı karıncalanırken siz sabah erken kalkıp şevkle işe gidenler ona neyi yanlış yaptığını söyleyebilir misiniz o köpeğiniz olmaya razı yeter ki söyleyin o mühim sırrı ona da açıklayın siz oradaki başarılılar normalliğin deliliğine kapılanlar o köpekleşmeye razı onu da kendiniz gibi yapın ya da bir daha karşısına çıkmayın çünkü o dağıldı ve saklanıyor o hiçbir şeyden değil utancından ölecek boş zamanı çok ve ilahi söylüyor
bir gülüm var cennette
ömrüm geçti cinnetle
bir gülüm var cennette
ömrüm geçti cinnetle
5 Nisan 2013 Cuma
3 Nisan 2013 Çarşamba
yıldızlar bizim için ölmesin, değmez
Karbonlar savruldu, hidrojenler patladı, helyumlar sarardı. Ortamlar ısındı, ortamlar soğudu. Sırtlarında tek bir atom taşıyan sayısız melek ne yapacaklarını şaşırdı. Düzenden düzensizliğe aktı madde. Düzensizlik meleği sevindi, düzene hayran melekler yıkıldı. Evren işlemeye başlayınca düzensizlik meleğinin dediği oldu, bu sistemde buz denilen kütle erir oldu, entropi arttıkça arttı. Zaman, bir ucu sivri mızrak gibi ileriye fırlatıldı karanlık el tarafından. Herşey tükenişe başladı. İnsan türü ortaya çıkınca kendini dünyanın efendisi, dünyayı evrenin merkezi sandı. İlahi güç; "çalış, üret, verimli ol" emri verdi ona. Böylece yeryüzünün ırzına geçilmeye başlandı. İnsan bedeni de her madde gibi düzensizliğe doğru koştu, öldü, atomları başka maceralara atıldı, adı kaldı geriye, sonra o da yitip gitti. Çağlar boyunca bazı sevimli insanlar uğradı yeryüzüne, çoğunluk sevimsiz insanlardı. Yeryüzündeki tüm vahşete rağmen yıldızlar parladı sonra kendi içlerine çöktü, güneş ısıttıkça tükendi. Hala yukarıda yıldızlar doğup ölüyor, hazla parlıyorlar, insan bedeninin atomlarını yoğuruyorlar. Şimdi burada, bu çağda, yeryüzünde, ölümlü ben, ruh-i mücerred, son yıldızın son ışığından sonraki karanlığı düşünüyorum, bütün ufku doldurmaya yetecek kadar büyük güneşi bekliyorum.
2 Nisan 2013 Salı
1 Nisan 2013 Pazartesi
Does death come alone or with eager reinforcements?
Death is centrifugal
Solar and logical
Decadent and symmetrical
Angels are mathematical
Angels are bestial
Man is the animal
Man is the animal
The blacker the sun
The darker the dawn
Flashes from the axis
Flashes from the axis
On the hummingway to the stars
Holy holy holy holy holy oh holy
Holy holy holy holy holy
Holy holy holy holy holy
Man is the animal
The blacker the sun The darker the dawn
dopamin yüklü bulutlar
Bu çağda devrimcilere, kahramanlara, şehitlere, peygamberlere, krallara ihtiyacımız yok. Şimdi iyi insan oluyorum; ölülerimiz ışıklar içinde yatsın, siz de mutluluk yağmurunda ıslanın. Öte yandan tevrat şöyle anlatıyor: "Ey halklar, uluslar ve her dilden insanlar size emrolunur ki boru, ney, lir, kanun, arp, davul ve her çeşit müzik aleti sesini işittiğinizde yere kapanıp kral Nebukadnessar'ın dikmiş olduğu altın heykele tapacaksınız. Kim tapmazsa kızgın fırına atılacak." Asırlar sonra gelen soru: havan kime kralım? Müzik sesi duyunca oynamak yerine tapınmak niye?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








