30 Mayıs 2013 Perşembe

herşeye en başından başlamalısın sırayla düşün ve her  taşı yerine oturt her kar tanesinin tam gerektiği yere düşmesi gibi kafanı toparla evet aslında her şey çok açık evet bir takım bilgilere sahipsin öznel yargılar nesnel yargılar mesela kamboçyanın başkenti phnom penh'dir eski rejim paranın kullanılmasını istemediği için (ne kadar insanca) merkez bankası binasını havaya uçurdu oralarda pirinç gözlü insanlar pirinç yetiştirirler evet madagaskar dünyanın en büyük adalarından biridir polinezyalı ve afrikalı karışımı şahane insanlara sahiptir bazıları xy bazıları xx dir biyolojide ayrıca süper dişi ve süper erkek diye bir şey vardır bunların süper insanlar olmaları beklenir bazı şeyleri anlamak gerek ama olamazlar ezenler vardır ezilenler vardır pis müdürler vardır pis işçiler vardır dünya pislik konusunda ittifak içindedir beyaz yaka vardır trençkot vardır tropik bir cennet olması beklenen Fiji'de polis şiddeti vardır Tayland'da hayat kadınları işkence edilerek öldürülüp eti yenen inekler vardır yeryüzünün kaburgaları arasında işkembe parçaları insanlar bunu yerler turp yerde yetişir kabak ağaçta evet herşeyi böyle sıraya koymalısın anlaşılan bir takım şeyler biliyorsun yeni doğmuş bebeği ezip bulamaç yapıp yiyen gizli kültler vardır  fakat gizli kültler daha fazla gizli kalamamaktadır toprak bu kadar çok günahkar ölünün günahını artık taşıyamayacağı için kusmaktadır bunun için yeryüzünde bazı insanlar ölüleri gömmek yerine yakarak toprağa saygı gösterirler bir takım insanlar yerdeki canlıları öldürmemek için önlerindeki toprağı süpürerek yürürler ve böyle insanların atom bombasına maruz kalmalarını istemezsin herhalde günümüz bilim adamları isviçrenin yeşil vadilerinde yetişir temiz bankanın temiz müşterileri gibi bankayı soymak tek bir kez bile akıllarından geçmemiştir bazı bilimadamları bomba yapmak için bilimadamı olmuşlardır bunun için kabuslar görmüşlerdir fakat bunların şimdi yeri değil daha önemli şeylerle ilgilenmelisin para kazanmak mesela hamburgerci çocuklar çöpçüler psikiyatristler para kazanırlar aileleri vardır sevimli çocukları da hasta çocuklar vardır deli çocuklar vardır deliler ikiye ayrılır deliliği aşikar olanlar ve olmayanlar bunları anla dünya dönerken Petra'da rüzgar uğuldar Nebatiler bir çeşit eski araptır ülkemizde intihar vakaları yaz aylarında artış gösterir evet bir takım bilgilere sahipsin ama hepsini sıraya koymalısın ki zamanı gelince çıkarıp söyle taşı gediğine koyuver biraz sevimli görün mesela Moloch bir çeşit eski tanrıdır melek kelimesiyle aynı etimolojik kökendendir çok doğru ölmeden önce deliren yazarların ne büyük acılar çektikleri kimsenin umrunda değildir onlardan bir iki havalı aforizma kapmak yeter boşversene sen işine bak para ve prestij kazandıran şeylerle ilgilenmek gerek neyin işe yarayıp neyin yaramadığını iyice öğrenmen gerek tanrı sana akıl vermiş kantarın topuzunu vermiş sen ikisini de kaçırmışsın tamam kendini suçlamayı bırak ne yapacağını bilmez bir şekilde şaşkın şaşkın ortada dolaşma artık herşey çok basit bize öğrettiler hatırlamıyor musun evet herşey olması gerektiği gibi herkes olması gerektiği yerde yabancılaşma diye birşey yok çarpıtılmış aklın çıkardığı modern bir kavram o pek çok deneyimden mahrum olabilirsin gene de bir takım bilgilere sahipsin hem sezgilerin de güçlü gibi mesela kuzey kore lunaparklarında eğleniyormuşsun gibi hissediyorsun işte oradasın açsın baskı altındasın dış dünyadan haberin yok gene de o kahrolası korku trenine binmek istiyorsun dışarıda süren dehşetli komediyi unutmak için stabat mater dolorosa içli bir katolik ilahisidir teksas bir zamanlar özgür bir devletti altına önem vermeyen bir derviş çölde eline attığı herşeyi altına dönüştürüyordu bir zamanlar hayır bir zamanlar ama bunları düşünme ipin ucunu kaçırmaya çok meyillisin tamam gene kendini suçlama herşeyi sıraya koy fırsatçı bahar hırsızları gibi uçan bu polenler bu tür şairane saçmalıkları bırak da gözünü aç biraz

27 Mayıs 2013 Pazartesi

en saydam yeri burası mıdır havanın?
söyleyin ne yaptınız
doğaüstü yaylama benim?

alfonso reyes

11 Mayıs 2013 Cumartesi

karınca yiyen minik ile sancılı genç arasındaki bağ : amcalık müessesesi

İlk başta kırmızı, şekilsiz bir et parçasıydı. Doğduğunda içine bir his doğdu, ağlıyordu, o güvenli ortamdan tehlikelerle dolu pis dünyaya atılmıştı, kayıp çıkıvermişti işte aramıza, adlandırılması gereken kayıp ruh. Bizi ilk defa gördüğünde beş para etmez adamlar olduğumuzu anlamış gibi çığlığı bastıkça "işte dünya bu, miniğim" diyordum. Şekillenmesi ve eğitilmesi gereken bir insan yavrusu daha. Üstelik ikimiz de hiçbir şey yapmadığımız halde akrabalık bağıyla bağlanmıştık birbirimize. Günler nasıl da hızlı geçti boyu uzayıp yüzü şekillenirken. Yürüdü, koştu, yuvarlandı, ben hiçbir şeyle meşgul olurken onda hızlı değişiklikler meydana geliyordu. Konuşmaya  da başlayınca bu miniğe nasıl davranmam gerektiğini kestiremedim. Herşeyden önce doğal bir çocuk arsızlığı vardı üstünde, en önemli o ve istekleriydi. Herkesin içinde donunu sıyırmaya çalıştığında "ayıp" diyerek uyardım. Birden bu kelime ve çağrıştırdığı ahlak anlayışı zihnimde fokurdayıp kaynamaya başladı, sonra buhar olup uçtular, az önce bilmediğim ölü bir dilde konuşmuşum gibi "ayıp"ın ne demek olduğunu anlayamadım. Erkek olsaydı bu kadar çok "ayıp" duymazdı. İşin içinde sevgili toplum yapımız vardı, aziz aile yapımız vardı, biricik dinimiz vardı. Hepsi, miniği bir ömür sürecek operasyona almış, zihnini yoğuruyorlardı. Sadece ameliyatı izleyen ben acı içindeydim. Öte yandan daha pratik şeyler için eğitilmesi gerekiyordu; halının ortasına işememesi için, yemek yenirken çıkıp masanın ortasına oturmaması için, burnunu karıştırmaması için, kendini balkondan atmaması için... Belki  tüm bunlar biz büyüklerin de yapması gereken nitelikli davranışlardır. Ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu otomatik olarak söylerken, söyleyenin benden daha büyük bir şey olduğuna eminken, içimde sonu gelmez kavgalar yaşanıyordu. İyi de ne ara pembeyi sevip benimsemişti, tırnaklarını boyayıp cilveli olmayı ne ara öğrenmişti? Başım ağırırken herhalde. Amcasının bazen başı ağırıyordu ve kendisiyle oynamayı reddediyordu. Hatta başı ağrıdığı için amcasını hastaneye yatırmışlardı, farkındaydı. Büyüdüğünde, bu baş ağrısının gerçek niteliğini öğrendiğinde bana acıyacak mıydı yoksa beni hor mu görecekti? Diğer zamanlardaysa amcasını kendisiyle yaşıt bir oyun arkadaşı olarak görüyordu. Asla amca demedi. Kelimenin zalim tınısını sevmiyordu belki. "ömeer gel beni salla", "ömeer hadi gene yap", "ömeer bilgisayara baktır", "ömeer bebeğimin altını değiştir" Amcası onu değil, o amcasını oynatıyordu, kendisinden daha büyük ve sakallı olduğu gerçeğini görmezden gelerek. Onu parka götürdüm, ona resim yaptırdım. "Bana masal anlat" dediğimde pamukprenses kızla kırmızıbaşlıklı kız karışımı bir şeyler saçmalıyordu, bense sinirleniyordum. Pamukprenses kız başka kırmızıbaşlıklı kız başka diye açıklıyordum. Televizyondan öğrendiği reklam şarkılarını tekrarlayıp poposunu sallarken kan beynime sıçrardı; "bırak şunu, minik kurbağayı söyleyelim." Dilinin yetmediği kelime boşluklarını benim bitkin sesim dolduruyordu, o  ise bayılıncaya kadar eğleniyordu. Çirkin betonların arasından fışkıran cılız çiçekleri toplayıp bana armağan ediyor, "büyüyünce ömerle evlenicem" gibi naif laflar ediyordu. Bebekliğinden beri hayrandı bu amcaya, peşinden hiç ayrılmıyordu. Bu minik yaratığın minik sevgisi beni zorluyordu, beni gerçekten seven tek canlı mıydı acaba? Önündeki bir sürü yılı düşünmek midemi bulandırıyordu. Kendini tanıyacağı bir sürü yıl, okula gideceği tonla yıl, ne yorucu ama pöf. İlerde kimbilir oyunu kurallarına göre oynamayı bilir de mutlu olursa beni nasıl hatırlar bilmek isterdim, çünkü "sen büyüdüğünde ben uzaklarda olacağım küçüğüm" ama huysuz amcasına çekerse vay haline. Ben yine de uzaklarda olacağım.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

O kadar yoruldu ki aklının dar ağacında sallanan leşimgelerin gölgesinde biraz olsun dinlenebilmek için, yakıp kavuran, kan kurutan sıcaktan biraz olsun saklanıp biraz rahat yüzü görebilmek için neler vermezdi ki. İçe dönük ekranlar gibi gözlerinden kesintisiz yayınlanan bütün dünya savaşlarının en acımasız görüntülerini durdurabilmek için, bütün bu savaşların hem suçlusu hem mağduru olduğunu unutmak unutmak unutmak için neler vermezdi ki. Ama feda edebilecek neyi var? Gölgeler düzenbaz şekiller değil, serin ve korunaklı olsunlar artık, dinlenmeli. Bir vakitler İstanbul'da asırlık cami avlularında koşturan güvercinler batıya göç ettiler, Lizbon'da tenha bir sokak, çoktan ölmüş gemicilerin ve gururlu kaşiflerin ağır nefesi sokakları dolaşırken köşe başında pessoa adında bir çelimsiz çocuk güvercinlere yem atıyor. O esnada İstanbul'da aklı havada bir çocuğun gözü kanatlara takılıyor, aklı kanatlara takılıyor, aklı kanatlanıp bir buluta takılıyor. Ne zaman eski misafirliklerin o uslu ve sıkılgan çocuğunu hatırlasa, ne zaman annesinin kırlaşmış saçları aklına gelse gitmek istiyor, nedenini açıklamadan gitmek istiyor.