11 Mayıs 2013 Cumartesi
karınca yiyen minik ile sancılı genç arasındaki bağ : amcalık müessesesi
İlk başta kırmızı, şekilsiz bir et parçasıydı. Doğduğunda içine bir his doğdu, ağlıyordu, o güvenli ortamdan tehlikelerle dolu pis dünyaya atılmıştı, kayıp çıkıvermişti işte aramıza, adlandırılması gereken kayıp ruh. Bizi ilk defa gördüğünde beş para etmez adamlar olduğumuzu anlamış gibi çığlığı bastıkça "işte dünya bu, miniğim" diyordum. Şekillenmesi ve eğitilmesi gereken bir insan yavrusu daha. Üstelik ikimiz de hiçbir şey yapmadığımız halde akrabalık bağıyla bağlanmıştık birbirimize. Günler nasıl da hızlı geçti boyu uzayıp yüzü şekillenirken. Yürüdü, koştu, yuvarlandı, ben hiçbir şeyle meşgul olurken onda hızlı değişiklikler meydana geliyordu. Konuşmaya da başlayınca bu miniğe nasıl davranmam gerektiğini kestiremedim. Herşeyden önce doğal bir çocuk arsızlığı vardı üstünde, en önemli o ve istekleriydi. Herkesin içinde donunu sıyırmaya çalıştığında "ayıp" diyerek uyardım. Birden bu kelime ve çağrıştırdığı ahlak anlayışı zihnimde fokurdayıp kaynamaya başladı, sonra buhar olup uçtular, az önce bilmediğim ölü bir dilde konuşmuşum gibi "ayıp"ın ne demek olduğunu anlayamadım. Erkek olsaydı bu kadar çok "ayıp" duymazdı. İşin içinde sevgili toplum yapımız vardı, aziz aile yapımız vardı, biricik dinimiz vardı. Hepsi, miniği bir ömür sürecek operasyona almış, zihnini yoğuruyorlardı. Sadece ameliyatı izleyen ben acı içindeydim. Öte yandan daha pratik şeyler için eğitilmesi gerekiyordu; halının ortasına işememesi için, yemek yenirken çıkıp masanın ortasına oturmaması için, burnunu karıştırmaması için, kendini balkondan atmaması için... Belki tüm bunlar biz büyüklerin de yapması gereken nitelikli davranışlardır. Ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu otomatik olarak söylerken, söyleyenin benden daha büyük bir şey olduğuna eminken, içimde sonu gelmez kavgalar yaşanıyordu. İyi de ne ara pembeyi sevip benimsemişti, tırnaklarını boyayıp cilveli olmayı ne ara öğrenmişti? Başım ağırırken herhalde. Amcasının bazen başı ağırıyordu ve kendisiyle oynamayı reddediyordu. Hatta başı ağrıdığı için amcasını hastaneye yatırmışlardı, farkındaydı. Büyüdüğünde, bu baş ağrısının gerçek niteliğini öğrendiğinde bana acıyacak mıydı yoksa beni hor mu görecekti? Diğer zamanlardaysa amcasını kendisiyle yaşıt bir oyun arkadaşı olarak görüyordu. Asla amca demedi. Kelimenin zalim tınısını sevmiyordu belki. "ömeer gel beni salla", "ömeer hadi gene yap", "ömeer bilgisayara baktır", "ömeer bebeğimin altını değiştir" Amcası onu değil, o amcasını oynatıyordu, kendisinden daha büyük ve sakallı olduğu gerçeğini görmezden gelerek. Onu parka götürdüm, ona resim yaptırdım. "Bana masal anlat" dediğimde pamukprenses kızla kırmızıbaşlıklı kız karışımı bir şeyler saçmalıyordu, bense sinirleniyordum. Pamukprenses kız başka kırmızıbaşlıklı kız başka diye açıklıyordum. Televizyondan öğrendiği reklam şarkılarını tekrarlayıp poposunu sallarken kan beynime sıçrardı; "bırak şunu, minik kurbağayı söyleyelim." Dilinin yetmediği kelime boşluklarını benim bitkin sesim dolduruyordu, o ise bayılıncaya kadar eğleniyordu. Çirkin betonların arasından fışkıran cılız çiçekleri toplayıp bana armağan ediyor, "büyüyünce ömerle evlenicem" gibi naif laflar ediyordu. Bebekliğinden beri hayrandı bu amcaya, peşinden hiç ayrılmıyordu. Bu minik yaratığın minik sevgisi beni zorluyordu, beni gerçekten seven tek canlı mıydı acaba? Önündeki bir sürü yılı düşünmek midemi bulandırıyordu. Kendini tanıyacağı bir sürü yıl, okula gideceği tonla yıl, ne yorucu ama pöf. İlerde kimbilir oyunu kurallarına göre oynamayı bilir de mutlu olursa beni nasıl hatırlar bilmek isterdim, çünkü "sen büyüdüğünde ben uzaklarda olacağım küçüğüm" ama huysuz amcasına çekerse vay haline. Ben yine de uzaklarda olacağım.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Seni gerçekten seven "henüz pişmemiş" bir canlı. Ama insan sevgiyi bu saf varlıklardan mı bekliyor yoksa beyni yanmışlardan mı? Hiçbir şey bekliyorum gibi ahkam kesen cümlelerden de sıkıldım. Bekliyoruz evet! Bu dünyanın bizi kusmasından emin olduğumuz kadar bizi benimsemesini de istiyoruz bazen. Bir tırtıl tarafından sevilmek ya da kaplumbağanın muazzam dizilmiş bardaklarında birer kahve içmek. İstiyoruz!
YanıtlaSilNereden buraya girdim. Oysa ki sadece bir solukta okuyup, sevdiğimden bahsedecektim.. Eh böyle işte.