Geçmiş çağlardan günümüze dek korunabilmiş birkaç zavallı olay ve birkaç zavallı eserin mutlaka o devirlerin düşüncesinin en iyi ve en önemli örnekleri olduğu fikri, çocukça bir fikirdir. Bunların korunmuş olması, sadece küçük bir aydın çevresinin, bütün diğerlerini eleyerek bunları seçip alkışlamış olmasının sonucudur. Kültür kutlayıcıları, dünyadaki insan sayısının büyüklüğüne ve düşünce ürünlerinin sayılamazlığına yeterince kafa yormuyorlar. Düşünceyi dile getirmenin yazmak, ve özellikle güzel yazmak dışındaki bütün öteki yollarını yeterince hesaba katmıyorlar. Güzel yazılmışın dışında işe yarar düşünce bulunmadığına çocukça inanarak, kütüphaneyi baştan sona elden geçirince, bütün çağlarda düşünülmüş olan her şeyin toplamını ele geçirdiklerini sanıyorlar. Bütün alanlarda görülen bu fazla kolaycı eksiksiz sayma ve envanter çıkarma özlemi, kültür adamının tipik davranışıdır; bunlar dünyayı küçük, yalın, sökülüp takılabilir, kataloglanabilir görürler. Korunmuş eserlerin seçimi her zaman, her çağda, hep kültür adamları tarafından yapılmıştır; ve bizim bugünkü kültür adamlarımızın da bu seçimin ne kadar tarafgir, daha baştan ayıklanmış niteliğinin bilincinde olmamak gibi bir eksiklikleri vardır. Özellikle, kitap yazanların sayısının, kitap yazmayan ve bu nedenle düşünceleri kütüphane fişlerinde boşuna arananların sayısına oranla ne kadar küçük olduğunu iyi akılda tutmaları gerekirdi. Batılının kafasındaki, kültürün bir kitap, resim ve anıtlar işi olduğu fikri çocukçadır; ve en yüksek beyinsellik derecelerine ulaşmış ulusların bu türden hiçbir eser bırakmayan,düşüncelerini dile getirmek için sözden başka yol bilmeyen uluslar olması da pekala olasıdır.
Demek ki kültürün maddesini oluşturan parçalar -kitaplar,resimler,anıtlar- önce kendi çağlarının hayli koşullanmış oldukları kuşku götürmeyen kültür adamları tarafından yapılmış yanıltıcı bir seçimin sonucu olarak, sonra da bize değiştirilmiş, bozulmuş düşünceler sunan nesneler olarak görülmelidir, ki bu düşünceler de zaten minicik bir kasta mensup aynı kültür adamlarının son derece kendine özgü düşüncelerinden başka bir şey değildir.
Görünüşe aldanmayalım: mülkiyetçi sınıfın, kendi aydınlarının(ki bunlar da zaten aynı kastın kendi ad ve şanını yürütme ve kendisine taptırma amacıyla oluşturduğu kültürle beslenen, ve o sınıfa hizmetten başka özlemi olmayan insanlardır) yardımıyla, şatolarını, müzelerini, kütüphanelerini halka açtığında halkta da sanatsal yaratıya katılma hevesi uyandırmaya çalıştığını sanmayalım. Mülk sahibi sınıf, kültürel propagandası sayesinde, yazarlar ve sanatçılar değil, okurlar ve hayranlar yetiştirmek amacındadır. Kültürel propaganda, yaratıcı yetiştirmek bir yana, yönetilen kitlelere, kendilerini bu görkemli ve saygın hazinelerden ayıran uçurumun ne denli derin, ve o sınıfça işaretlenmiş yollar dışında geçerli yaratıcı eser vermeye yeltenmenin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu iyice hissettirmeye bütük önem verir.
Yurtseverlik büyük bir erdem olarak sunuluyor, ama dikkat, hangi yurtseverlik? Zaten küçük ve pek de hayatın lütfuna nail olamamış topluluklarda görüldüğü gibi, aynı köyde doğmuş ve ortak anılar ve davranış biçimleriyle oraya bağlı olan insanlar arasındaki kardeşlik duygusu mu kastediliyor? Hayır, böyle bir şey söz konusu değil. Hedeflenen, kişilerden ve kişilikten soyutlanmış bir yurtseverlik, bir bayrağın anı-şanı ve yayılması uğruna yurttaşça el ve güç birliğininin ifadesi kollektif bir mitos, öyle ki yarışma alanlarında söz konusu bayrak önde taşınabilirse, bundan sağlanacak avantajlardan her yurttaşın payını alacağı varsayılıyor. Özetle, yüceltilmiş, idesel, yurttaşların birbirilerini sevmelerini ve yardımlaşmalarını değil de daha çok o mistik bayrağın anı-şanı uğruna birbirlerinin boğazına sarılmalarını öngören bir yurtseverlik.
Kültüre ilişkin egemen fikirde de buna benzer bir kişiliksizleştirme süreci kendini gösteriyor; kaldı ki, üstelik kültür de yukarıda tanımlanan soyut yurtseverliğin oldukça yakından bağımlısıdır. Amaçlanan, bir gösteriş ve yarışma aygıtıdır. Kimse halkın bu aygıtı sevmesini ve onu kendi malı gibi kullanmasını beklemiyor, zaten öyle olsa, bu bir günah, büyük bir saygısızlık olurdu; halktan beklenen, sadece ona derin saygı ve bağlılığını sunması, onu, ulusun selameti gereği küstürülmemesi gereken bedensiz bir tanrı olarak görmesidir.Saygı gösterme konumu sevgi duyma konumundan çok farklıdır, hatta ikisinin birbirini dışladığı söylenebilir.
Kültür sanatsal yaratının tüm saygınlığını gidermiştir. Halk sanatsal yaratmaya gülünç bir uğraş, beceriksizlerin vakit geçirme yolu, yararsız ve aylak işi, üstelik sahtekarlığa bulaşmış bir etkinlik olarak bakıyor. Kendini bu işe veren küçümseniyor. Bu durum, tam anlamıyla, sanatsal çabanın geçmişten aktarılmış ve belli bir sınıfa özgü biçimleri kullanmasından ileri geliyor; bunlar sürülen normal hayata yabancı. Yaratma törensel, ritüel bir dil, bir kilise dili kullanıyor. Sokaktaki adamın sanatçıya bakışı, aşağı yukarı mahalle papazına bakışı gibi. Her ikisi de ona, pratik geçerlilikten tamamen yoksun bir törenin yöneticileri, uygulayıcıları gibi görünüyorlar.
Kışlalarda subayların vatanseverlik söylevleri nasıl askerleri asla herhangi bir katılımcı davranışa çağırmayı değil, sadece onları kurmayların önünde şeref kıtası oluşturmaya ikna etmeyi amaçlıyorsa, aynı şekilde halk da, kültür subayları tarafından, dayatılan saygınlıklara uslu uslu boyun eğmeye ve kesinlikle ve hiçbir zaman Tin'in gelişip çiçeklenmesine yaratıcı biçimde katılmamaya davet ediliyor.
Max Loreau, gayet yerinde bir görüşle, yıkıcılıkla devrimi karşıt kavramlar olarak gösteriyor. Devrim kum saatinin ters çevrilmesidir, yıkıcılık ise bambaşka bir şey: kum saatinin kırılması, ortadan kaldırılması...
Yapıcı olan yalnızca nihilizmdir, zira nihilizm adamını hayal dünyasına götürüp yerleştiren tek yoldur. Ham-hayal diye, en az biri gerçek olmayan verilere dayanan bir konuma denir. Gerçek diye de kültür tarafından verilen ve dile getirilen verilere denir. Kültürün envanterinde yer almayan veriler ise gerçekdışı, sapkın, hayal ürünü diye nitelendirilir. Bunun sonucu şudur ki, bizi duvarların dışına çıkaran ve düşüncemize canlandırıcı oksijeni sağlayan, yalnızca ham-hayallerdir. Duvarların içinde yapılan işlemler, hep aynı kartları karmaktan başka bir şey değildir. Duvarların delinmesi, yeni alanlara açılma ancak bu ham-hayallerle olur; bunlar da nihilizmin salgısıdır.
Jean Dubuffet - Boğucu Kültür
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder